leilaziza's profileEy biricik Mevlam, Sahib...PhotosBlogListsMore Tools Help

Ey biricik Mevlam, Sahibim! Kulluğuna talibim...

leilaziza -

Occupation
Location
Interests
"Onlara soyle ki ancak Allahın lutfu ve rahmeti ile ferahlasınlar. Bu onların dunyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır"

Custom HTML

internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 

Custom HTML

internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.
Photo 1 of 10

Video

 

Rabbimizin ehadiyet sırrında her bir kulunun biricik oluşu gizlidir!..

Bu sırra yüreklerimizi birlikte aşina kılmak için bize özgü olanı paylaşalım, yani yaşamımızın anlamını...

Hosgeldiniz  

Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.

Filistine Yardım İçin Tıklayın

 

 

 Kimler ÇevrimiçiDinler 50 Toplist - Siteni Ekle Ziyaretcin Artsin

Toplam Ziyaretçi SayasıHaftalık Ziyaretçi Sayısı

Jan. 25
....... ....wrote:
 
 
Esselamu Aleykum,
 
Bu Cuma...

Yalvaralım O mühür sahibine...Ve O'ndan yardım isteyelim...

Bir selam verelim...Bir salâvat getirelim...

Bir gönül rızası alalım...Bir cümle yazalım...

Ve ne yaparsak, Allah için yapalım...

Bir gül yetiştirelim...Bir gece olalım ...

Bir gündüz çağıralım...Bir kandil yakalım...

Bir mum ışığı olalım...Bir düş kuralım...

Bir mecnun çağıralım Bir Bilal olalım...

Ve göğsümüzde taş yeşertelim...

Bir Sümeyye olalım...

Ve kalbimizde ağırlayalım ,acımasız mızrakları...

Bir Filistin''li olalım...Bir tankın altına yatalım...

Bir Çeçen olalım...Sevdamıza koşalım...

Ve ölümü sevelim...

Ve biz,

Müslüman olduğumuzu UNUTMAYALIM !

Artık sıra sende...
Ne yaparsan yap;

Bu Cuma'n Allah için olsun.
Allah için...

Cumanız Mübarek Dualarınız Kabul Olsun


selam ve dua ile
Jan. 9
Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us
 
 
"Allah'ın ayı Muharrem" olarak bilinir. Muharrem ayının onuncu gecesi, Aşure gecesidir. Ertesi günü de Aşure günüdür. Muharrem ayı, Kur'an-ı kerimde, kıymet verilen dört aydan biridir. Bu ayın en kıymetli gecesi de Aşure gecesidir. Allahü teâlâ, birçok duâları Aşure günü kabul etmiştir. Bugünde Cenab-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuştur"

Aşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Suresinin ikinci ayetinden öğrenmekteyiz.


Bismillâhirrahmânirrahîm
"On geceye yemin olsun"

“Çünkü her hangi bir kayıt koymadan "on" denilince Zilhicce'nin on günü, yani birinden bayram günü olan onuncu gününe kadar on gün akla geldiğinden "on gece" bu on gece demek olur. Bununla beraber Ramazan'ın son on günü ve Muharrem'in Aşure (onuncu) gününe kadar on'u da sayılı on'lardandır. Bunlar hakkında da rivayet vardır. Gerçi burada ahdi gösteren "lâm" getirilmeyip belirsiz olarak denilmesi, belirli bir "on" kastedilmeyip bunların herbirine ve belki de her ayın koyu mehtabından önce gelen ilk on gecesine ihtimalini hissettirebilirse de "Mutlak bir söz şüpheye düşürücü bir mânâ ifade ettiği zaman, ifade ettiği mânâlardan en mükemmeli ne ise ona yorumlanır." kuralına göre, bunun "lâm"sız kullanılarak ençok bilinen "Zilhicce'nin on günü" şeklinde yorumlanması ilk akla gelen mânâ olduğu gibi, sonundaki tenvinin de sadece belirsizlik için değil bir ululama mânâsı ifade ederek bu gecelerin özel şerefine daha ziyade dikkat çekme mânâsı taşıdığı da açıklanmıştır. Bir de denilebilir ki bu kelimenin belirsiz olarak kullanılması, belli bir senenin Zilhicce'sinin on günü kastedilmeyerek belli olmayan bir on'a işaret olmak içindir. Başka bir "on" olma ihtimali akla gelse dahi her halde maksat, sonunda fecir gibi neşe ve sevinç bulunan bir on gece olmalıdır. Onuncu sabahı Kurban bayramı olan Zilhicce'nin on gecesi olması da buna daha uygun, ayrıca Kadir gecesini kapsamış olması ihtimali ve sonunda Ramazan bayramı gelmesi itibarıyla Ramazan'ın son on gecesi olması da uygundur. Bu şekilde "on gece" dünya ömrü derecesinde olarak sûrenin sonuna bir "beraat-i istihlâl" mânâsında da olmuş olur.”
Elmalı Tefsiri…
--------------------------------------------------------------------------
Aşure, İbranice "aşûr" sözcüğünden gelir. Türkçe'ye ise Arapça'dan geçmiştir. Sözcüğün Sâmî diller arasında ortak bir sözcük olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, sözcük (ve gün) Musevilik inancında büyük keffaret günü için kullanılmıştır (Tevrat, Levililer, 16, 29 vd). İslam inancında önemli bir yer tutan ve Aşure gününde olduğu söylenen çeşitli olaylar vardır
Wikipedia…
---------------------------------------------------------------------------

Aşure Günü Olan ve Olacak Olan Önemli Olaylar

• Yerlerin ve göklerin yaratılması,
• Hz. Âdem'in tövbesinin kabûl edilmiştir.
• Hz. Nuh'un gemisi Cudi Dağının üzerine demirlemiştir.
• Hz. Yûnus'un balığın karnından çıkması,
• Hz. İbrahim (a.s.)'in dünyaya gelmesi ve ateşten kurtulması
• Hz. İdris'in göğe çıkarılması,
• Hz. Süleyman (a.s.)'a saltanat verilmesi,
• Hz. Yakub'un oğlu Hz. Yusuf'a kavuşması, gözlerinin görmeye başlaması, Hz. Yusuf'un kuyudan çıkması
• Hz. Eyyûb'un hastalıktan kurtulması,
• Hz. Musa'nın Kızıldeniz'i geçmesi ve Firavun ordusu ile birlikte helak olması,
• Hz. İsâ'nın doğumu ve ölümden kurtulup, diri olarak göğe çıkarılması Aşure günü oldu.
• Hz. Musa (a.s.)'nın Firavun'un şerrinden kurtulması
• Kıyâmetin kopması da Aşûre günü olacaktır.
• Hz. Aişe'nin belirttiğine göre, Kabe'nin örtüsü daha önceleri Aşura gününde değiştirilirdi.
• Hz. Hüseyin (r.a.)'in şehid edilmesi
Aşûre Günü Ne Yapılır ?
Böylesine manalı ve kudsı olayların gerçekleştiği bu mübarek gün ve geceda, Asr-ı saadette beri müslümanlar başka günleredaha fazla ibadet etmişler ve daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır.

1 Aşure günü oruç tutmak sünnettir

Aşure günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur. (Hadis-i Şerif )
Aşurenin faziletinden faydalanın! Bu mübarek günde oruç tutan, melekler, peygamberler, şehidler ve salihlerin ibâdetleri kadar sevaba kavuşur. (Hadis-i Şerif )
Yalnız Aşure günü oruç tutmak mekruhtur. Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutmalıdır!

2- Akrabayı ziyaret edip, hediye ile veya çeşitli yardım ile gönüllerini alınmalıdır
Sıla-i rahmi terk eden, Aşure günü akrabasını ziyaret ederse, Yahya ve İsa'nın sevabı kadar ecre kavuşur. (Hadis-i Şerif )

3- İlim öğrenmeli
Aşure günü, ilim öğrenilen veya Allahı zikredilen bir yerde, biraz oturan, cennete girer. (Hadis-i Şerif )

4- Sadaka vermek sünnettir, ibâdettir.
Aşure günü, zerre kadar sadaka veren kimse, Uhud dağı kadar sevaba kavuşur.(Hadis-i Şerif )

5- Çok selam vermeli
Aşure günü, on Müslümana selam veren, bütün Müslümanlara selam vermiş gibi sevaba kavuşur. (Hadis-i Şerif )

6- Çocukları sevindirmeli
Aşure günü, aile efradının nafakasını geniş tutanın, bütün yıl nafakası geniş olur. (Hadis-i Şerif )

7- Gusletmeli
Aşure günü gusleden mümin, günahlardan temizlenir. (Hadis-i Şerif )

8 - O gün, eve ufak-tefek erzak alınmalı, alınırsa bir sene boyunca evde bereket olur.

9- Dua Okunmalı,
• Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)'in hidâyeti ve kurtuluşu için duâ edilir.

10- Namaz Kılınmalı

Kerbela
Hz. Hüseyn 72 kişilik küçük ordusuyla tarihin en büyük fedakarlık ve hemaset destanını gerçekleştirmeye hazırlanırken 120 bin kişilik zulüm ve fesat ordusu zalimlerin rızasını kazanabilmek için tarihin en çirkin cinayet tablolarından birini oluşturmanın çabası içindeydiler.

Bir taraftan tarihin sayfalarında yiğitlik, fedakarlık, iman, cihat ve hak uğruna her şeyinden geçmenin sadıkane örneğini oluşturmak için cennet gençlerinin efendisi Resululah'ın yadıgarı Hz. Hüseyn'in komutanlığında toplanan az bir grub ve diğer tarafta ise dünya ve makam sevgisi zalimlerden korkmak, çeşitli batıl taassuplar, kinler, cehaletler vb. batıl saiklerle hareket eden ve zülüm ve fesat güçlerinin hedeflerini amelen simgeleyen bir ordu karşı karşıya gelmişlerdi.
Adeta bu günde İslam ümmetinin ve tarihin gelecekteki akışının taktiri belirlenecekti. Öz Muhammedî İslam'ı yaşamak isteyenlere, İslam adı altında zulüm ve fıska dayanan nizamların sunduğu saptırılmış islam'ı yaşamak istiyenlerin safları birbirinden ayrılacaktı. Ve bu iki çizgi ve yolun birbirinden farklı olduğunu anlamakta güçlük çekenler alternatifi olmayan iki, zit yoldan birini seçmek zorunda kalacaklardı. Bunun gerçekleşmesi için İslam beldelerini uyandıracak bir şok lazımdı. Bir ilahi kan ve sağlamlığında şüphe edilmeyen bir hareket lazımdı...

İşte Huseyni kıyamı sönmeye yüz tutmuş İslam çırağını yeniden nurlandırarak ve İslam ağacının kurumasını önleyecek böyle bir hareket idi. Hz. Hüseyn diyordu ki;
"Eğer Hz. Muhammed (s.a.v)'ın dini, benim kanım yere dökülmeden hayatını sürdüremeyecekse, ben şehadete hazırım."
Bu ilahi kıyamı etraflıca incelemek için, kıyamdan önceki olaylar ve kıyamın başlamasından sonuna kadar vuku bulan hadiseleri ve kıyamdan sonra meydan gelen hadiseleri incelemek gerekir. Ama hiç şüphesiz bu kıyamın zirvesini Aşura gününde vuku bulan hadiseler oluşturmaktadır
SELAM VE DUA İLE
Jan. 7
 
Hayırlı cumalar



Renklerin toprağından fışkıran derin coşku, yağmurlarla buluştuğunda yüreğin tufandan kurtulduğu gün;


seher soluklu Cuma…


Canın coştuğu, ruhun kanatlandığı, gönlün güllerle güldüğü günde; zaman ötesinden kokular getirir zaman…


Sürgün saatleri serinletir melekût meltemler…


Mana maddenin önünde gizem kapılarını açar;


her şey anlam değerini dillendirir… Dilekler, dualar yükselir durmadan, saat-i icabeyi yakalamak için…


Cumanın kalbini yakalayanın kalbi duaları kabul olunur…


Ne isterseniz cevap verilir; düğümler çözülür, dertler dağılır, hayata renk gelir, renklere hayat…


Ubudiyet dua renkleriyle süzülür gönlün gökkuşağına…


Kulluk toprağından yükselen tefekkür çiçekleri güneşin renklerini görür ve gösterir…


Bereket yağmurlar yağar Rahmet bulutlarından… Toprağın kokusuyla, gökkuşağı renkleri coşku kuşlarını uçurtur sekine kanatlarıyla;


Dağların, denizlerin ötesinde, yıldızların yetişemediği, galaksilerin göremediği yöne doğru…


Kalp, cumanın kalbiyle bütünleşmiş, yönsüz ve zamansız iklimlerde renkleri ve kokuları geride bırakmış yitik yurdunu arıyordur; sonsuz saadet…


Latif ve Alim olan Rabbimiz dünya saadetiniz için Cuma`yı vesile kılsın, ahirette size ve tüm sevdiklerinize "Cuma Yamaçları" nasip etsin...

CUMAMIZ Mübarek OLSUN..
SELAM VE DUA İLE..

Jan. 2
yeşim izwrote:
mrb ya çok süper bu yazdıklarınız bayıldım desem yeridir tam ihtiyacım olan bir anda çıktınız karşıma keşke bende ALLAHIN istedigi gibi bir kul olabilseydim keşke ama günahlarımız varken vede halen günah işlemeye devam ederken biraz zor ALLAHIN istedigi gibi biri olmam ve olmamız bazen düşünüyorumda sizin yazılarınız ve bunun gibi yazılan güzel şeyler varken azda olsa ALLAHA yakın hisediyorum kendimi çook saolun beni yazdıklarınızla aydınlatıp rahatlattıgınız için ve şunu çook merak ediyorum ALLAH günah işleyen kullarınıda seviyormudur ALLAHA emanet olun...
Nov. 9
adem ölmezwrote:
Yaptığın işe bak ama Deve Kuşu gibi değil kendini aldatmadan ! Yaptığın işi sırf Allah rızası için yapıyorsan ne mutlu sana yoksa vay halimize? bütün işlerimiz o zaman boşa gider mazallah
Aug. 6
Picture of Anonymous
yjrgnt'oo23 wrote:
...iyi insanlar allahın takdirini kazanıp,insanların iyiliğini düşünür-çabalar,güzel bir dünya için uğraşır;kötü insan allahın adını kullanarak insanları aldatır,sömürür,iktidar ve zenginlik kazanır...
Aug. 4
MU_SAHABE _wrote:
s.a.     selam ve dua ile.........sami-kuşadası
July 10
slm......alanınız gerçekten hoş olmuş ellerinize sağlık
July 8
BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIYM SEVGILI KARDEŞIM HAZIRLAMIŞ OLDUĞUNUZ BU SAYFADAN DOLAYI RABBIM SIZLERDEN SONSUZ RAZI OLSUN KUR-AN I KERIM YOLDAŞINIZ HABIBULLAH ARKADAŞINIZ YUCE MEVLAM YAR VE YARDIMCINIZ OLSUN ISLAM SANCAĞI ALTINDA HER IKI DUNYADA YOLUNUZ RABBIMIN NURUYLA HEP NUR OLSUN SELAM VE DUA ILE
 
July 7
ebruwrote:
Bütün  hassasiyetlerinize  katılıyorum...elinize ve yüreğinize sağlık...  ebru  ...
July 2
"HABIBIM! INSANLARI RABB-I TEALANIN YOLUNA HIKMETLE  (acik delillerle ve guzel vaazlarla) DAVET ET..
VE ONLARLA MUHKEM VE GUZEL MUKADDIMLERLE,,  MULAYIM VE TATLI SOZLERLE MUCADELE ET (ki davetin husn-i tesir hasil etsin)."
////NAHL SURESI 125////
IBADETLERIN EN FAZILETLISI  ZAHMETLI OLANDIR....
SELAM VE DUA ILE......
June 20
selamların en güzeli olan ALLAH (cc) nun selamı üzerinize olsun.gerçekten muhteşem olmuş ALLAH (cc) siz ve sizin gibi olanlardan razı olsun.ALLAH (cc) sizi kendisine dost,HABİBİNE (sav) komşu etsin.duanız kabul amelınız makbul kalbiniz iman nuruyla purnur olsun.selam ve dua ile.
May 29
Picture of Anonymous
charmangel wrote:
Rabbim hizmette daim etsin kardeşim...Allah'a emanet olun...vesselam
May 28
Picture of Anonymous
ömer faruk wrote:
       Esselamu aleykum verahmetullahi veberekatuhu
Fazla söze ne hacet,riyadan uzak,ziya saçan bi sayfa.anlayana tabiii
Rabbim her daim sizden razi olsun.Rızasından hiç ayırmasın.aminnnnnnnn
May 26
selamün aleyküm
Rahman razı olsun. çok güzel olmuş. yüreğinize sağl
May 24
murtazawrote:
selamün aleykümm kardeşimm allaha razıolsunn sayfanı begendimm inşş senin gibi islama yönelik çaba gösterenn yüregini dökenn insanlarr çogalırr selametlee inşş allaha emanetolun
May 4
esselamün aleyküm kardeşim. rabbim paylaşımlarınızı hayırlara vesile eder inşallah. rızasına ulaşmada da bizleri gayretli birer kardeş inşallah. vesselam...
Apr. 21

Custom HTML

Güzel Sitelerin Listesi - TOPLIST.muslumangenc.com
June 06

Namaz... Sırlar ummanı... kaybolabilene ne mutlu!

 

                                      4X4: Namaz

 
                                            

Namazda dört sırrı dört şekilde keşfederiz.


NAMAZ, dört şeyi dört şekilde bize yeniden kazandırır:

1.Kur'ân, 2.Kıyam, 3.Zaman, 4.Mekân

Niye Kur'ân?

  1. Kur'ân'ı okumak içindir namaz.

  2. Kur'ân'da adımı "iyiler arasında" okumak içindir namaz.

  3. Varlığımın fani kumaşını Kur'ân'la ebedîce dokumak içindir namaz.

  4. Kudsi dudakların değdiği Kur'ân'ın lafzına dudağımı dokundurmak içindir namaz.

Niye Kıyam?

  1. Kıyamla varlığımı teslim ederim namazda. Canımı veririm, ömrümü infak ederim, gönlümü eritirim rükularda.

  2. Kıyamla yeryüzündeki duruşumu sahih kılarım namazda. Varlığım armağan olsun Varedene...

  3. Namazla kulluğumu kıyamda olduğu gibi hep dik tutarım. İki namaz arasında da kıbleden şaşmayan, boş söz konuşmayan, yüzünü vechullah'dan çevirmeyen biri olurum.

  4. Namazda bedenimi mekik edip fani ömrümün astarını ebediyetin atlasına dikerim. Çürüyüp giden, eksilen, eskiyen ömrümü bir altın kupaya akıtırım.

Niye zaman?

  1. Zamanın akışına ilmekler atarım namazla. Beş vakti baş vakit kılarım.

  2. Zamanın nabzını alırım kalbime namazla. Beş vakit kasılıp gevşeyen bir kalbin ritmini duyarım.

  3. Zamana karşı direncim artar namazda. Sıyrılırım fenadan, bekaya atarım kalbimi de kalıbımı da...

  4. Zamanın akışını kutsi oluklara yönlendiririm, cennet değirmenini döndürürüm. Un ufak olur umutsuzluklar, mutsuzluklar.

Niye mekan?

  1. Mekan nurlanır namazda. Her tarafım tanıdık olur.

  2. Mekân Kabe'ye taşınır ve taşar namazda. Döndüğüm duvar mukaddes olur. Odamdan kudsilerin haremlerine kapılar açılır.

  3. Mekânın yönlenir, anlam kazanır namazda. Kıblenin çekim alanında dağınık sokaklar, umursamaz caddeler, sağır duvarlar aşina olur, hizaya gelir, toparlanır.

  4. Mekân yakınlık olur namazda. Alnım değer O'nun yakınlığına.

 

April 10

Mevlamın kelamından...

 

Alıntı


"O muttakiler ki, bollukta ve kıtlıkta infak ederler ve kızdıklarında öfkelerini yutarlar ve insanların kusurlarını affederler. Allah da iyilik edenleri sever!"
March 13

Namazsız İnsan Kaybolmuş İnsandır

 
 
 
 
Namazsız İnsan Kaybolmuş İnsandır

D. Ali Taşçı, Vakit gazetesi, 23 Ağustos 2006
 
 

19 Ağustos Cumartesi günü, Şehzadebaşı’nda tarihi bir mekanda, elli-altmış seçkin davetlinin katıldığı kahvaltıya, bir davetli olarak biz de katıldık. “Namaz Gönüllüleri Platformu”nun organize ettiği toplantının amacı, insanları “namazla diriliş seferberliği”ne çağırmaktı.

Özellikle beş vakit namazın unutulmaya başlandığı bir zamanda (Ki namazı unutmak, hayatı unutmaktır; çünkü namaz hayattır; hayat namazdır.) , Cemil Tokpınar, Abdullah Yıldız, M.Emin Yıldırım gibi gayretli kardeşlerimizin, ipe sapa gelmez konu ve gündemler arasından sıyrılıp, namaz gibi evrensel bir konuyu insanlığın gündemine yeniden ve daha bilinçli olarak taşımaya çalışmaları, doğrusu her türlü takdirin üzerindedir.

“Bir vakit namaz mı, hayat mı?” diye bir soruyla ve tercihle karşı karşıya gelsek ve gözümüzü hiç kırpmadan ve bir saniye bile düşünmeden “namaz” diyemeyeceksek, yaşadığımız hayatı “Hayy” olanın bir armağanı olarak göremiyoruz demektir.

Namaz, kulluk bilincinin zirve yaptığı duraktır. Bir insanın yükselebilecek olduğu en büyük makam, kulluk makamıdır. Namaz işte bizi buraya taşır. Bir insan kendini “kul” olarak kabul etmiyorsa, ne olarak kabul ederse etsin, fark etmez. O artık nefsinde ilahların çarpıştığı bir savaş meydanındadır ve “barış” denen nimetten de çok çok uzaklardadır.

Namaz, mü’minlere, Allah’u Teala tarafından Mirac’da armağan edilen en güzel hediyedir. O Mirac ki, Cebrail’in huduttan öteye bir adım atamadığı, bir yerden sonra, Rabbin huzuruna yalnızca AŞK’la girildiği bir ilahi tören! Zaman ve mekanın ötesinde, fakat aşkın en gizemli nağmelerini ruh ikliminde duya duya, insan olmanın şerefiyle ve seni yaratana “Rabbim” diyebilmenin mutluluğuyla “kul” olma onurunun insana hediye edildiği mutluluk diyarı. Bu diyarın mutluluğunu yalnızca kendisinin tatmasına gönlü razı olmayan Sevgililer Sevgilisi’nin, “Namaz mü’minin miracıdır.” diyerek Rabbi katında bize namazla şefaat etmesi, eğer uyuyan gözlerimizi hala uyandırmıyorsa, yazık!

Namaz, böyle bir iklimin diriltici soluğudur. Dünyanın dönüşü nedeniyle yeryüzünde ezan okunmayan bir an yoktur. Ve beş vakitin her anı dünyada mevcuttur. Dünya anbe an secde ederken, gökyüzünde melekler namaz şöleninde Allah’ı tesbih ederken, her varlık kendi diliyle “Allah” derken, insan, namaza durarak “Allahu Ekber” demiyorsa, kendi kıyametini koparmış demektir.

Namaz Mirac’dır ve Allah ile buluşmadır. Gözyaşlarıyla abdest almayan insan Rabbi ile nasıl buluşabilir?

Namaz, aşkta yok olmanın adresidir. Kendi varlığından başka varlık bilmeyenlerin o adrese gitmeleri nasıl mümkün olabilir? Namazsız insan, kaybolmuş insandır.

Namazla arınan gönül, duygularını aydınlatmıyorsa, sen kimin münevverliğinden (aydın) söz edersin?

Her sabah göklerden gelen diriltici sesi duyup, yeryüzüne merhametle dolmuyorsan, senin varlığından daha büyük eziyet mi vardır?

Secdede, aşkın doruklarında kainatın ruhunu sağamıyorsan, medeniyet meydanına “bozguncu” olarak indiğinin de farkında değilsin.

Namaz arındırıcı ve aydınlatıcıdır. Arınmamış ve aydınlanmamış insan bir şeyin başına geçer ve iktidar olursa, o yer fesada uğramış demektir.

Gece. Yıldızlar ayet ayet gökyüzünden asılıyor. Gökyüzünde şölen var: vaktin melekleri, insanoğluna ikinci kez eline geçiremeyecek olduğu “zaman dilimi”ni sunuyorlar. “Kalkın ey insanlar, Rabbimiz, sabahı size hediye ediyor!” diye nida ediyorlar.

İnsan uykuda. İnsan nefsinin kuyusunda. Kuyularda Yusuf yok. Rüyaları yılanlar basmış. Minareden bir ses: “Allahu Ekber!” Yusuf suretinde bir genç ayakta ve namazda: “Allahu Ekber!”

Kıyamet bugün de ertelendi, çok şükür.

Ve ruhumuzun kıyametinin ebediyyen ertelenmesi için hep birlikte haykıralım:

“Haydi namaza!”

February 14

Her canlı ölümü tadacaktır... Keşke biraz daha hayalin ötesine geçip de titretse şu rabıta-ı mevtler.. Ah Ya Rabbim, ne olur...

Hatırlatıcılar

Harun Pirim

“Her canlı ölümü tadacaktır”(Bkz. Al-i İmran - 185)

“Her canlı ölümü tadacaktır. Sonra bizim huzurumuza getirileceksiniz”(Bkz. Ankebut - 57)

“Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler!”(Bkz. Zümer - 30)

“Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz”(Tirmizi, Nesei, Hakim, Müsned)

MUSTAFA ORUÇ vefat etti (Allah rahmet eylesin). Justin’in büyük annesi kalp krizi geçirdi. Aynada saçımdaki aklara bakakaldım.

Ağacın gölgesi misal alemini, kabir alemini hatırlatmıyor mu?

Her kalp atışı bir ecelin ayak sesi değil mi? *1

Kış mevsimi sekerat vaktini hatırlatmıyor mu? Esen rüzgarın koparışları zihinlerimizi nihayi ayrılışa taşımıyor mu?

Hastalıklarımız ölümün keşif kolları değil mi? *2

Aylar belki yıllar sonra gördüğümüz bir yakınımızın makule *3 suretindeki ihtiyarlama, onların ve dahi bizim gidiciliğimizi fısıldamıyor mu?

Vivaldi’nin “Four Seasons”ı, bestekarın ölü olduğunu düşündürmüyor mu?

Uyku ölümün kardeşi değil mi? Akşam ve yatsı vakti sadece yaşadığımız güne mi ait?

Doğumlar ölümleri çağrıştırmıyor mu?

Zaman kavramı ne için var? Zaman nereye hangi zamana akıyor? Takvim yaprakları koparmakla bitmeyecek mi? Biraz düşünsek ömür ağacımızın sonundaki cenazemizi görmeyecek miyiz?

Korku filmleri ‘ne’den korkutuyor?

Asansör fobisi, yükseklik fobisi neden? Uçak boşluğa düştüğündeki hissiyatımız nereye salık variyor? Bir çığlık neden tedirgin ediyor?

Kırılan, yırtılan eşya haliyle “inna lillahi ve inna ileyhi raciun” demiyor mu?

Ağlamalar gülmelerin örtüsünü mü kaldırıyor? Toprak mı daha kalın gaflet mi?

Ölüm öldürülmüyor kabir kapısı kapanmıyor. Geniş zannettiğimiz dünyamız musibet duvarlarına çarptığımız da ne kadar da daralıyor. Anın hakikatine yanaşıyoruz. Ölüm haktır diye haykırıyor her bir manzara.

 

Kaynak: www.karakalem.net

January 26

ümmetin derdi ile değil nefsimizin istekleriyle dertlenir olduk...

 

 


Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber

Herşey, ilk kez okuduğumda beni heyecanlandıran bir eseri, son okuyuşumda duyduğum taze bir heyecanla başladı. İlk okuyuşumun üzerinden neredeyse on yıl geçmişti ve bu, belki yedinci, belki sekizinci okuyuşumdu. Bu eseri okumayı seviyordum, zira dünyama Hz. Peygamberin hayatından hatıralar ve hisseler taşıyordu. Bu elbette güzeldi de, son okuyuşumda farkettiğim bir husus çok daha güzeldi. Edison bin buluşuyla gelse, bu son okuyuşum esnasında keşfettiğim bir hususu onlarla değişmezdim.

Sözü uzatmadan söylemem gerekirse, okuduğum eser, ‘Mucizat-ı Ahmediye Risalesi’ adını taşıyor ve Hz. Peygamberin(a.s.m.) peygamberliğine delil olarak gerçekleşen üçyüzden fazla mucizeyi anlatıyordu. Bu eserde yeni farkettiğim husus ise, bu mucizelerin tasnif edilme biçimiydi. Kitabın yazarı, ‘kâinattan Yaratıcısını soran bir seyyahın gözlemleri’ suretinde yazdığı ‘Âyetü’l-Kübra’ adlı eserin de yazarıydı. Ve, sekizinci okumamda nihayet farkedebildiğim üzere, Hz. Peygamber’in mucizelerini anlatırken, kâinatın bir Yaratıcının varlığını nasıl gösterdiğine dair eserde var olana benzer bir tasnifte bulunuyordu. Âyetü’l-Kübra risalesinde kâinat içinde gökyüzü, yeryüzü, hayvanlar, ağaçlar, cansız maddelerin.. birer ayrı âlem olarak Allah’ı bildirdiği nasıl ayrı ayrı anlatılıyorsa, mucizelere dair risalede de, Hz. Peygamberin mucizeleri, ‘ekser enva-ı kâinattan birer mucizeye mazhar’ olduğu vurgusuyla, ‘taştan, sudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut.. tâ aydan güneşten, yıldızlara kadar her taife’ye göre tasnif ediliyordu. Sonuç, kâinatın her bir nev’inin ‘kendi lisan-ı mahsusiyle ve ellerinde birer mucizesini taşımasıyla, onun nübüvvetini alkışladığı’ydı.

Hz. Peygamberin mucizelerine böyle bakınca, kâinat ile Peygamber’i içiçe, yan yana düşünür hâle geliyordu insan. Peygamber aleyhisselamı kâinat içinde düşünür hâle geliyordu. Benim için yeni olan bir husustu bu; Hz. Peygamber’e dair bakışımı değiştirip geliştiren bir husus...

Bu, farketmeyi nasip ettiği için Rabbime şükür borçlu olduğum bir husustu elbette. Ama, yine şükürler olsun ki, ilgili risale vesilesiyle keşfettiğim tek husus da değildi. Aynı risalenin sayfaları arasında ilerlerken bir dipnotta karşıma çıkan kısacık bir ibare, bir büyük hakikatin ipucu olarak çıkacaktı karşıma. İbare şuydu: “Kur’ân, İsm-i Âzama mazhar olan Resûl-i Ekrem aleyhissalatu vesselamın pek büyük ve pek parlak derece-i imanını ifade ediyor.”

Nasıl bu risalenin bütününden kâinat-Peygamber içiçeliği dersini almışsam, onun içindeki bu cümleden de, Kur’ân-Peygamber içiçeliği dersini almıştım. Bu cümle, “Resûlullah’ın(a.s.m.) hayatını merak ediyorsan, en başta Kur’ân’a bakmalısın” diye düşündürmüştü bana. “Onun hayatını bildiren bir siyer arıyorsan, en başta, Kur’ân’ı okumalısın. Onun neye nasıl inandığını öğrenmek istiyorsan, cevabı Kur’ân’da aramalısın.”

Öyle yapmam gerekirdi, zira o, Kur’ân neye bakmayı emrediyorsa ona bakmış, Kur’ân neyin tefekkürünü istiyorsa onu tefekkür etmiş, Kur’ân ne yapmayı emrediyorsa yapmış, neden sakınmayı emretmişse sakınmıştı. Mü’minlerin annesi Hz. Âişe’nin “Onun ahlâkı Kur’ân’dı” sözünün zımnında da, işte bu mânâ vardı.

Madem öyle, şöyle bir muhakeme zincirini pekâlâ kurabilirdim. Kur’ân insanı kâinatı tefekkür etmeye çağırıyor; demek ki, Resûlullah kâinatı tefekkür etti. Kur’ân, “Bakmazlar mı göğe; nasıl bina edip süslemişiz?” diyor, demek ki Hz. Peygamber göğe baktı ve bu nazarla baktı. Kur’ân, “Bakmazlar mı dağlara?” diyor, demek ki Hz. Peygamber Kur’ân’ın istediği şekilde dağlara baktı. Kur’ân “Bakmazlar mı kuşlara!” diyor, demek ki Resûlullah “Onları Rahman’dan başka kim tutabilir ki!” diye düşünerek kimbilir kaç kez kuşları seyre daldı. Kur’ân “Bakmazlar mı deveye; nasıl yaratıldı?” diyor, demek ki Hz. Peygamber deveye baktı ve yaratılışı üzerinde düşündü. Kur’ân sivrisineği, yaprağı, narı, üzümü, hurmayı, sütü, inciri, yağmuru, rüzgârı.. Allah’ın varlığının delilleri olarak zikrediyor; demek ki, Resûlullah bütün bunlara bu nazarla baktı, onları bu nazarla gördü.

İşte, ilgili risaleye bir dipnot suretinde yerleşmiş o kısacık cümlenin arkaplanında böyle bir anlam derinliğinin saklı olduğunu keşfettiğimde, en başta farkettiğim içiçelik, üçüçeliğe dönüşmüştü artık. Kâinat-Kur’ân-Resûlullah; içiçe, üçüçe idiler. Öyleyse, Resûlullah’ın kâinata nasıl baktığını Kur’ân’dan anlayabilir; Kur’ân’ın nazarıyla kâinata nasıl bakılacağını da Resûlullah’ın hayatından öğrenebilirim demekti bu...

Buradan gerisi, uzun ama nisbeten kolay bir yolculuktu. Mucizat-ı Ahmediye Risalesi yazarından yol boyu neye nasıl bakmam gerektiğine dair bir rehberlik edinmiştim. İş yürümeye kalıyordu artık.

Gelin görün ki, her hayırlı hizmetin başına dikilen muzır mani, yakamı burada da bırakmamıştı. İkide bir, böyle bir çalışmaya ‘lâyık olup olmadığımı’ soruyordu bana. İstediği cevap, “Lâyık değilim; o halde bırakayım Resûlullah’ın hayatını öğrenmeyi” dememdi şüphesiz. Büsbütün başarısız olduğunu söyleyemezdim. Ama, kendimi hadislere ulaşma konusunda liyakatsız ve ehliyetsiz bulsam da, en azından liyakatına ve ehliyetine güvendiğim bir büyüğüme ricacı olmayı becermiştim. Aldığı medrese eğitimi, yoğunlaştığı İslâmî araştırmalar, yazageldiği yazılar ve kitaplar, yaşayageldiği hayat itibarıyla ona da liyakatsız diyemezdi ve diyememişti şeytan-ı racîm.

İlgili büyüğüme ‘kâinat içinde Peygamber’i bize bildiren hadisler gözüne ilişirse beni de haberdar etmesi ricamın üzerinden iki hafta geçmemişti ki, bir gün, sonraki seneler boyu bir hatıra olarak dosyalarım arasında sakladığım bir küçük kağıdı masamda gördüm. Peygamber aleyhisselamın Ebu Talha adlı sahabinin Beyruha adlı bahçesine sık sık gidip tefekkür ve tenezzühte bulunduğu yazıyordu bu kısa notta. Elbette, kaynağını da zikrederek.

Sevinmiştim. Doğru iz üzereydim demek ki. Devam etmeliydim.

Ne var ki, fazla zaman geçmeden araya engeller girdi, mekânlar değişti, iletişim imkânları koptu, o yüzden elimdeki birkaç notla kalakaldım. Elimdeki notlar, doğru iz üzere olduğumu gösteriyordu gerçi, ama bu konudaki merakımı karşılamaya gene de kâfi değildi. Daha fazlasını, daha da fazlasını istiyordum; aklı ikna etmekten öte, nefsi de teslime mecbur edecek kadar fazlasını.

Nice hallerden sonra girdiğim yeni iş ortamında ‘iş icabı’ okuduğum bir kitapta karşıma çıkan bir hadis, içimdeki bu merakı tekrar alevlendiren bir kıvılcım oldu benim için. Hz. Peygamber’in amcasının oğlu ve hanımı Hz. Meymune validemizin de yeğeni olan Abdullah b. Abbas, rivayet ettiği bu hadiste, bir gece yanlarında kaldığı Resûlullah’ın gecesini anlatıyordu bize. O sıralar yaşı onbeşe yakın bir gençti Abdullah, uyumayıp Resûlullah’ı gözetlemiş; bir miktar uyuduktan sonra uyanan Resûlullah’ın, yeryüzünde ortalığın sessizliğe büründüğü, şimdiki gibi yerdeki ışıkların perdelemediği karanlık gökyüzünde ise yıldızların olanca güzellikleriyle parıldadığı bir halde evinin avlusuna çıkıp yıldızları seyrettiğini görmüştü. Bu gece manzarasını uzun uzun seyrettikten sonra, “Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün ardarda gelişinde akıl sahipleri için âyetler vardır” âyetini okumuştu Resûlullah. “Onlar göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler. ‘Rabbimiz!’ derler, ‘Sen bunu boşuna yaratmadın!’” âyetini de... Ondan sonra durmuştu teheccüd namazına.

Okuduğum kitabın bu hadisin kaynağı olarak gösterdiği Buhârî’yi bir bütün olarak taramaya başladığımda ise, hayatımın sonraki on yılının hadislerle yoğrulacağından habersizdim. Bu tarama işlemi sona erdiğinde ilgili risaleden çıkardığım dersin doğruluğuna iyice kanaat getirmiş durumdaydım. Nitekim, elimde sayfalar dolusu notlar, zihnimde ise Kurân-kâinat-Resûlullah içiçeliğine dair, sayfalarda olandan da fazla hatıralar vardı.

Sonra, Resûlullah’ın hayatıyla bir şekilde ilgili belki yüzü aşkın kitabı ‘iş icabı’ okuduğum yıllar geldi. Bu okumalar esnasında, ‘kâinat içinde Kur’ân’ konusu, bir fon müziği gibi arka planda varlığını hep sürdürdü ve her bir okumamdan bu konuya dair malzemeler devşirmemi sağladı. Bunlara ilaveten, Kütüb-ü Sitte’yi ve başka bazı hadis külliyatlarını da taradığımda, Hz. Peygamberin hayatının en önemli veçhelerinden bir kısmının nasıl olup da nazarımızdan saklı kaldığına şaşırıp kalmlış durumdaydım.

Maamafih, saklı kaldığını düşünüyorsam, gün yüzüne çıkarmak boynuma borçtu. Bunlar bir yazıya, hatta bir kitaba sığacak durumda olmasa da; dilimin döndüğü, kalemimin yettiği, sayfaların elverdiği kadarıyla anlatmalıydım bunu. Sözlü olarak bunları aktardığım arkadaşlarımın yüzlerindeki parıltı, bunları kesinlikle yazıya dökmem gerektiğini söylüyordu bana.

Görülen o ki, yazılan siyerlerin elbette kalın harflerle anlattığı kritik olaylara ve özel günlere odaklanan zihnimizden, ‘herhangi bir günü’nde Peygamber tablosu gizlenmişti. Bedir’in, Uhud’un, Hayber’in.. elbette özel bir yeri ve önemi vardı gerçi. Ama, o özel günlerde sergilenen özel haller, ‘herhangi bir gün’de her daim yaşanan bir genel hâlin meyvesi ve neticesiydi. Özel günlerdeki özel hâl, her gün yaşanan hâlin sonucuydu esasen. O halde, özel günlere odaklanmış şekilde yazılan siyerlerin ardında, ‘herhangi bir gün’e dair ‘yazılmayan siyer’e ulaşmalıydı zihnimiz.

İşte, bu ‘herhangi bir gün’ün en aşikâr veçhelerinden biriydi Resûlullah’ın kâinat tefekkürü. Ve, Kur’ân’ın talimiyle onu ‘en güzel örnek’ bilen sahabiler için geçerli olan da buydu. Kâinat ve peygamber. Kâinat ve sahabiler.

Meselâ, bir Bedir’de Hz. Peygamber ile ashabının sergilediği benzersiz tavırdan haberdar olanlarımızın kaçta kaçı, Bedir sonrasında henüz müşrik olan Cübeyr b. Mut’im’in kalbinin ilk kez imana ısındığı şu manzaradan haberdardı ki... Akşam üzeri. Güneş kırmızı bir tepsi suretini almış, son huzmelerini hurmalıkları arasından Mescid-i Nebevîye gönderiyor. Resûl-i Ekrem, kendi ifadesiyle ‘susması tefekkür, konuşması zikir, bakışı ibret bakışı’ olan bir güzel örnek olarak, fikir-zikir-ibret hâli üzere. Etrafındaki sahabiler ise, yeni bir günün dağların arasından kaybolmaya başladığı bu büyük dönüşüm vaktini az sonra okunacak ezanın akabinde namazla karşılamak üzere, abdest için koşuşturuyorlar... Böyle bir akşam üzeri manzarası var mıydı Asr-ı Saadet’e dair zihinlerimizde?

Başka bir akşam üzeri, yanında bir sahabisi olduğu halde gurub eden güneşi seyreden bir Resûlullah manzarası... Bu akşam vakti, yanındaki Ebu Zer’e “Yâ Eba Zer! Biliyor musun, güneş nereye gidiyor?” diye soracaktır Peygamber(a.s.m.). Ebu Zer, o güzelim sahabi edebiyle, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” diyecek, bunun üzerine Resûlullah kendi sorusunu şöyle cevaplayacaktır: “Arşın altında Rabbine secde etmeye...” Kâinatın içinde insanoğlunun çıplak gözle gördüğü en büyük şeydir güneş. Ve onu seyre dalan Peygamber, güneş gibi en büyük bir cirmi dahi Rabbinin emrine tâbi sâcid bir âbid olarak seyretmektedir. Bir akşam üzeri güneşi bu nazarla seyrederken, hepimize ‘her sabah başını secdeden kaldırıp Rabbinin huzurunda kıyama duran, ikindi vakti rükûa eğilen, akşam vakti tekrar secdeye kapanan bir güneş tasavvuru’ sunarak hepimize kâinatı seyrin adabını öğretmektedir o.

Onun bu şekilde seyrettiği tek nesne değildir güneş. Ashabından Abdullah b. Selam’ın haber verdiği üzere, “Resûlullah aleyhissalatu vesselam oturup konuştuğu zaman çok sık nazarını semaya çevirirdi” ve nazarını semaya çevirdiğinde gördüğü şey hilâl olduğunda da, doyumsuz tefekkür örnekleri sergilerdi. Bir keresinde, yeni hilâli görüp seyrederek, “(Ey hilâl!) Benim de, senin de Rabbin Allah’tır” buyurmuştu meselâ. Bir diğer vakit, yine yeni hilâle yüzünü dönüp, “Seni yaratan Allah’a inandım” buyurmuştu.

Onun yıldızlı bir gecedeki gökyüzü manzaraları karşısında nasıl bir tefekkür hâli yaşadığını gören tek insan, daha önce zikrini ettiğimiz amcasının oğlu Abdullah değildir bu arada. Bir sefer esnasında gece vakti Resûlullah’ın hâlini merak eden bir sahabi de, uyandıktan sonra yüzünü göğün ufkuna çeviren, daha önce zikrettiğimiz âyetleri okuyan, sonra abdest alıp namaz kılan, sonra yatan, biraz sonra tekrar uyanan, sonra tekrar göğe bakıp yine tefekkür âyetlerini okuyan, sonra tekrar namaz kılan bir güzel örnek görür o kudsî nebînin gecesinde. Hz. Âişe ise, bu hâli Resûlullah’ın gece tefekkürüne dair umumî bir hal olarak rivayet etmekte, onun ilgili tefekkür âyetlerini okuduktan sonra, şöyle dediğini de zikretmektedir: “Bu âyeti okuyup da uzun uzun tefekkür etmeyenlerin vay hâline!”

Resûlullah’ın karanlık gecede yaldızlı ve yıldızlı gökyüzünü seyredip tefekkür edişine dair başkaca hadisler vardır. Gündüz vakti yine yüzünü göğe çevirip bulutları, kuşları yahut yağmuru seyredişinden haber veren hadisler de o kadar çok sayıdadır. Gök gürleyip şimşek çakınca, dudağından, “Allah’ım bizi gadabınla öldürme, azabınla da helâk etme. Bundan önce bize afiyet ver” duası dökülür Resûlullah’ın. Rüzgâr estiği zaman ise, “Allahım! Senden bunun hayrını ve bunda olan hayrı ve bunun gönderiliş maksadındaki hayrı istiyorum. Bunun şerrinden, bunda olanın şerrinden, bununla gönderilen şeyin şerrinden de sana sığınıyorum” incileri sıralanır diline. Yağmur yağdığında ise, göğsünü yağmura açan bir Resûlullah manzarasını tekrar tekrar görür sahabiler. “Bunu niye yaptınız yâ Rasûlullah?” diye soran ashabına verdiği cevap müthiş derecede güzel, müthiş derecede öğretici ve anlamlıdır: “Bu, az önce Rabbiyle beraberdi.” Yahut: “Bunun Rabbiyle ahdi yeni!”

Resûlullah’ın kâinatla içiçeliğine, kâinat içinde kâinatı tefekkür âyetlerini tefekkür ve tezekkür edişine dair en çarpıcı tablolardan biri ise, onun bahçeler ve hurmalıklar içerisinde sergilediğidir. Ensârdan herhangi bir zâtın bahçesine tefekkür için giden Resûlullah tablosu, biz bundan habersiz de olsak, ashabından gizli değildir. Yalnız Ebu Talha’nın bahçesinde ve yalnız Beyruha kuyusu başında görmüş değildir onu sahabiler. Meselâ Ebu’l-Heysem et-Teyyihan, bahçesine su çevirdiği bir vakit Resûlullah’ın bahçesini şereflendirmesi gibi bir lezzeti yaşamıştır. Keza Kuba köyündeki, Gars kuyusunun bulunduğu bahçeye zaman zaman gittiğini bilir sahabiler. Yahut Eris kuyusunun bulunduğu bahçeye. Ki, bir gün Resûlullah’ı arayan ve ne evinde ne mescidinde onu bulamayan Ebu Hureyre onu Neccar oğullarına ait bir bahçede tefekkür hâlinde bulduğu gibi, Ebu Musa el-Eş’arî de bir gün Eris kuyusunun kenarına oturmuş, ayaklarını kuyuya sarkıtmış, bahçe içindeki ilâhî sanat tablolarını seyredip tefekkür eder halde bulmuştur Resûlullah’ı. Ve yazık, çok yazık, çok çok yazık ki, bizim zihnimizden gizlenen, hadislerde açıkça yazıldığı halde gözümüzden ırak düşen bir tablodur bu: bir bahçede tefekkür eden, öyle ki, sıcak bir günde ayaklarını kuyuya sarkıtmış halde tefekkür eden bir Resûlullah... Ne kadar kuşatıcı ve sıcak; ama bizim hayal ve havsalamızdan ne kadar da uzak!

Biliyordum, bu örnekler, kimileri için hâlâ daha, bu ‘kâinat içinde Peygamber’ tablosunu hayal ve havsalaya yaklaştırmada yeterli olmayabilirdi. Biliyordum, zira kendi içimde de bu yönde itirazlar geliştiren biri olagelmişti durmaksızın. Ama, vesveseye düştüm diyen bir sahabisine “İmanını vesvese düzeyine çıkaran Allah’a hamdolsun” buyuran sevgili Peygamberin bu hadisinde dikkat çektiği şekilde, içime üflenen bu şüphe Hz. Peygamberin(a.s.m.) kâinatla içiçeliğine dair yeni, yepyeni yüzlerce delille daha tanıştırmıştı beni: kıyaslar. Zira, Resul-i Ekrem(a.s.m.), zihinlerin hakikate yaklaşmasında bir köprü işlevi gören kıyaslar içerisinde, zımnen, kâinatı nasıl da dikkatle gözlemlediğine, neleri nasıl gördüğüne dair deliller de sunuyordu nazarımıza.

Meselâ, Allah’ın kulları üzerindeki merhametinden bahsederken, “At, yavrusuna basmamak endişesiyle ayağını bu sayede kaldırır” buyuruyordu o. Yahut, “Kalb, rüzgârların çölde bir sağa bir sola savurduğu kuş tüyü gibi, şekilden şekle girer” buyuruyordu. Veyahut, Allah’ın sadakayı nasıl büyüttüğünden bahsederken, “Tıpkı” diyordu, “Tıpkı sizin bir tayı veya bir yavru deveyi büyütmeniz gibi.” Mü’min ile münafıkı anlatırken kullandığı misal, hurma ve çam ağaçlarıydı. Kulların ettiği tesbihatın Arşın etrafında nasıl döndüğünü anlatırken kullandığı misal ise, “kovan etrafındaki arıoğulu’ misaliydi.

Şu temsiller de, onun kâinatı nasıl gözlemlediğine ve kâinat üzerinden nasıl bir tefekkür hasıl ettiğine dair güzelim örneklerdi; ama yegâne örnekler değil:

“Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.”

“Benim ve sizin durumunuz, ateş yakıp da, ateşine cırcırböcekleri ve pervaneböcekleri düşmeye başlayınca onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz.”

“Kur’ân okuyan mü’minin misali portakal gibidir. Kokusu güzel, tadı hoştur. Kur’ân okumayan mü’minin misali hurma gibidir. Tadı hoştur, fakat kokusu yoktur. Kur’ân’ı okuyan facirin misali reyhan otu gibidir. Kokusu güzeldir, tadı acıdır. Kur’ân okumayan facirin misali ebucehil karpuzu gibidir, tadı acıdır, kokusu da yoktur.”

“Allah’ın benimle gönderdiği ilim ve hidayetin misali, bir araziye düşen yağmur gibidir. Bazı araziler var, tabiatı güzeldir, suyu kabul eder, bol bitki ve ot yetiştirir. Bir kısım arazi var, münbit değildir, ot bitirmez, ama suyu tutar. Onun tuttuğu su ile Cenâb-ı Hak insanları yararlandırır: Bu sudan kendileri içerler, hayvanlarını sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir araziye daha isabet eder ki, bu ne su tutar, ne ot bitirir.”

Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları halde, akşam dolu kursaklarla dönerler.”

“Şüphesiz ki, Allahu Teâlâ sığırın otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi, sözü ağzında evirip çevirerek lügat parçalayan erkeklere buğzeder.”

“Sübhanallahi velhamdulillahi ve lâ ilahe illallahu vallahu ekber demeyi tavsiye ederim. Zira bu kelimeler günahları döker; tıpkı ağacın yaprakları dökmesi gibi...”

Hz. Peygamberin(a.s.m.) aklı bir hakikate yaklaştırmak için kullandığı böylesi kıyas ve temsiller ile farkına vardığım bir diğer özelliği de vardı: gündelik hayatın içinde sergilediği tefekkür hâli... Meselâ, Medine için, “Burası Taybe’dir. Deccal’i sürer çıkarır—tıpkı körüğün demirin pasını çıkardığı gibi” buyuruyordu o. Tutulduğu sıtmaya söven bir kadına ise, “Sakın hummaya sövme. Çünkü o, insanların hatalarını temizlemektedir—tıpkı körüğün demirdeki pislikleri temizlediği gibi” buyurmuştu bir keresinde. Bir başka sözünde, yine ‘körük’ misali vardı: “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince, ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.”

O, o zaman, hatta şimdi bile çok insanın gördüğü bir gündelik hayat manzarasından bu hakikatleri devşirmişti işte. Bir demirci dükkanında gördükleri, birbirinden güzel böylesi hakikatlere misal olmuştu onun dünyasında. Evet, âyetin söylediği üzere, müşrikler çatlasa da, patlasa da, ‘çarşı pazarda dolaşan’ bir kudsî nebiydi o. Ve, çarşı pazarda dolaşırken gördüğü bir manzaradan çıkardığı bu güzelim derslerle, gündelik hayatın içinde her hâlükârda çarşı pazarda da bulunan bizlere, ‘gündelik hayat’ı tefekkür konusu yapmanın dersini veriyordu.

Gözünü sevdiğim, özünü sevdiğim, sözünü sevdiğim o şanlı nebînin gündelik hayatın içinden çıkarıp devşirdiği başka öylesi misaller vardı ki bizimle hakikat arasında bir güzel köprü olan. Hangisini seçip koysaydım ki? Hepsi güzeldi. Galiba, en doğrusu, birkaçını zikredip, gerisini meraklı nazarların hadis yolculuklarına havale etmekti:

“Haset hayırları yer bitirir, tıpkı ateşin odunu yiyip tükettiği gibi. Sadaka hataları söndürür, tıpkı suyun ateşi söndürmesi gibi...”

“Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın kulunun tevbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür.”

“Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye düşkün bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir.”

“Benim dünyayla alâkam ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağaç altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim.”

“Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır; Allah’ın koruluğu da haramlarıdır...”

Susması fikir, konuşması zikir, bakışı ise ibret bakışı olan kudsî nebi, gündelik hayatın içinden böylesi fikirler ve ibretler çıkarıp sunmuştu bize. Böylece, en önemlisi, gündelik hayatı tefekkür ve ibret konusu yapmanın yolunu ve usulünü sunmuştu.

Onun gündelik hayatın içinde sunduğu ve ne yazık ki yeterince bilinmeyen bir husus ise, ‘rahmeten li’l-âlemîn’ olarak yaşadığı mütevazi hayatta. Yamalı pabuç giymekten erinmeyen, sert arpa ekmeği yemekten çekinmeyen, evini süpürüp söküğünü dikmeyi ar edinmeyen bir büyük tevazu timsaliydi o. Medine’nin çocukları ise, yeni gelmiş turfanda meyveleri en önce kendilerine ikram eden, oyunlarını seyredip zaman zaman tezahüratta bulunan, kendilerini devesinin terkisine almasıyla şereflendikleri bir nebi olarak tanımışlardı onu.

On sene hizmetinde bulunan Enes ise, onu, diğer çocuklardan çok daha fazla tanıyordu. Ana bir kardeşi Abdullah’ı doğduğunda ona götürdüğünde, kendisini devesine katran sürer halde görmüş ve bu tevazu tablosunu hiç unutmamıştı. Kuşlarla oynayan bir diğer kardeşi Ebu Umayr’ın bir kuşunun ölümü üzerine duyduğu üzüntüye mukabil, Hz. Peygamberin onu taziyeye gidişini de. Hiç mi hiç unutamadığı ise, on senelik hizmeti boyunca, unuttuğu veya yanlış yaptığı şeyler de olsa, kendisinden asla bir çirkin söz veya bir azar duymamış olmasıydı.

Nasıl duyabilirdi ki? Onu, Ensârdan bir zâtın bahçesine girdiğinde kendisini farkedip inleyen ve gözlerinden yaşlar akan bir devenin yanına gidip, devenin gözyaşlarını silen, sahibine ise bundan sonra ona iyi davranmasını emreden biri olarak da tanıyordu. Deveye bu kadar şefkat eden bir nebi, insana, hele Enes gibi bir gence, hele Ebu Umayr gibi bir çocuğa neden şefkat etmesindi ki?

O ki, bir diğer genci, Zeyd b. Erkam’ı gözündeki bir ağrı sebebiyle ziyaret edendi.

O ki, Sabit b. Kays b. Şemmas’ın hasta iken yanına gidip, “Ey insanların Rabbi! Sabit b. Kays b. Şemmas’tan acıyı kaldır” diye dua edendi.

O ki, bir Yahudi gencinin hastalandığını duyduğunda ziyaretine giden, başucunda oturan, İslâm’a davet eden, yanında duran babasının da onay verdiği bir atmosferde gencin şehadet kelimelerini söyledikten sonra vefat etmesi üzerine de, “Onu benim vesilemle ateşten kurtaran Allah’a hamdolsun” diyendi.

O ki, yirmi gün boyunca yanında bulunan Malik b. Huveyris gibi bir grup genci, anne-babalarını özlediklerini anlayınca, özledikleri yere gönderirken, “Resulullah(a.s.m.) çok merhametli ve şefkat dolu bir kimseydi” diye bir iz bırakmıştı dünyalarında.

Şefkati, merhameti ve nezaketi o derece idi ki onun, defaatle uyarmıştı sahabilerini: Bir meclisin içinden geçerken, sırtınızda veya elinizde ok varsa, okun demir kısmını tutun ki, birine zarar vermeyin. Birine kınından çıkmış kılıç uzatırken, kabzasını tutabileceği şekilde uzatın ki, eli zarar görmesin. Bir mecliste size meselâ hurma ikram edilmişse, arkadaşlarınızdan izin almadan hurmayı ikişer ikişer yemeyin.

Gündelik hayatın içinde, tefekkürüyle birlikte, böylesine incelikli, böylesine nezaketli, böylesine latif, böylesine şefkatliydi o.

Öyle ki, ona ikramda bulunmak, hiç kimseye ağır gelmez; zira hiç kimse, onun hiçbir vakit bir yemeğin aleyhine laf ettiğini görmezdi. Yemekte de, yapanda da kusur aramazdı o. Üvey oğlu Hind’in söylediği üzere, “Ne kadar ince olursa olsun nimete saygı gösterirdi. Nimetin hiçbir şeyini kınamazdı.” Sirke ve ekmekten başka birşeyin olmadığı sofralar, “Sirke ne iyi katık! Sirke ne iyi katık! Sirke ne iyi katık!” diye tekrarladığına şahit olmuşlardı onun. Etrafında cüzzamlı bir kimsenin bulunduğu bir sofra, cüzzamlının elinden tutarak, kendisiyle birlikte elini tabağa koyup “Allah’a güvenerek ve O’na tevekkül ederek ye!” buyurduğuna şahit olmuşlardı onun. Yemek yemekte zorlanan bir hasta, yumuşaklığına binaen, “Kek ister misin?” diye sorduğuna şahit olmuştu onun.

O ki, sahabisi İbn Ebi Evfa’nın anlattığı üzere, “Dul ve miskinlerle beraber yürümekten ar duymazdı.” O ki, “Biriniz için hizmetçisi yemeğini yapıp getirince, o, yemeğin sıcaklığını ve kokusunu almıştır. Öyleyse, yanına oturtup onunla birlikte yesin. Eğer yemek az ise, hiç olmazsa eline bir veya birkaç lokmalık koysun” buyurandı. O ki, kendisine gelip “Hizmetçimi ne kadar affedeyim?” diye soran bir adama, “Her gün yetmiş kere affet!” buyurandı.

Böylesi nice örneğin şahitliğinde, rahmet peygamberiydi o. “İnsanlara merhametli olmayana Allahu Teâlâ merhamet etmez” diye de uyarandı.

Onun merhameti, insanlarla sınırlı da değildi ayrıca. Bir sefer esnasında, sıcak bir gölgede kıvrılıp uyumakta olan bir ceylan görmüştü de, bir sahabisine, herkes geçinceye kadar orada bekleyip kimseye hayvanı rahatsız ettirmemesini emretmişti. Develer, karıncalar, kuşlar, hatta haşerat bile, onun rahmet yüklü tavsiyelerinden hissedar olan mahluklardı. Mahlukat için, “Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun!” buyurandı o. “Kendisinde ruh olan hiçbir canlıyı (atışlarınıza) hedef ittihaz etmeyiniz” buyurandı. “Haksız yere bir kuş veya daha küçük bir hayvan öldüren insana Allah mutlaka onun hesabını soracaktır” buyurandı.

Bütün bu tavsiyelerinin ardında ise, şu hikmet vardı: “Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet etsinler.”

O kudsî nebinin nazarımızdan bir derece saklı kalan bir özelliği ise, Rabbimizin küllî rububiyetine karşı sergilediği eşsiz ubudiyet hâliydi. Bu noktadaki dikkatine ve hassasiyetine işaret eden o kadar sözü ve o kadar hatırası vardı ki...

Mutruf b. Abdullah’ın babası bir örneğini zikrediyordu bunun. Kendileri, Benî Âmir heyetiyle İslâm’ı kabul niyetiyle Hz. Peygambere gidip ona “Sen bizim efendimizsin” diye hitap ettiklerinde, “Efendi, Allah’tır” cevabıyla karşılaşmışlardı.

Abdullah b. Büsr ise, kendisinin hazırlayıp Peygamber meclisine getirdiği genişçe bir yemek kabının etrafında biriken sahabiler arasında diz çöküp otururken görmüştü Resûlullah’ı. Ne ki, orada bulunan bir bedevî, garipsemişti bunu. Bir Peygamber, nasıl böyle mütevazi bir halde yemeğe iştirak etsindi ki? Cevap, onun gibi bir peygambere yakışandı elbette: “Allah beni mütevazi bir kul olarak yarattı, kibirli, kasılan biri yapmadı.”

“Yâ Rasûlallah! Benim övmem bir yüceltme, yermem de alçaltmadır” diyen Akrâ’ b. Hâbis ise, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın cevabı karşısında müthiş derecede sarsılmıştı: “Böyle yapmak Allah’a mahsustur.”

Benzer şekilde sarsılan bir diğer kişi, Rübeyy binti Muavviz’in düğününde hamasî şarkılar söyleyen cariyeydi. Resûlullah’ın o ortamda varlığını farkedince, “Aramızda yarın ne olacağını bilen bir peygamber var” diye bir söz eklemişti şarkısına cariye. Resûlullah’ın cevabı bir ubudiyet zirvesiydi: “Gaybı ancak Allah bilir.”

Devesinin kaybolduğu bir sefer ânında, münafıkların “Bu ne biçim Peygamber! Devesinin yerini bile bilmiyor” diye dolaştırdığı laflar kulağına geldiğinde söyledikleri de, manidardı: “Ben bilmem; ben bana bildirileni bilirim.”

Bir başka vakit, devesi Adbâ yarışta birinciliği kaybedince bu durum sahabilere ağır gelmişti de, bu kez, şöyle buyurmuştu o: “Dünyada yükselen birşeyi alçaltmak, Allah’ın değişmez kanunudur.”

O böyle diyebilirdi, zira, Rabbini teşehhüd ile selâm arasında “Öne geçiren de Sensin, geride bırakan da Sen” diye tesbih eden bir nebiydi o. “Bir kul Allah rızası için mütevazi olur, alçalırsa, Allah onu mutlaka yüceltir” diyen nebiydi. “Kulun Rabbine en yakın olduğu hâl, secde hâlidir” buyuran ve çokça secdede bulunan bir kudsî nebi olarak, “Ben ona günde yüz kere tevbe ederim” de buyurandı. Zira, sergilediği benzersiz ubudiyete rağmen, Rabbine, “Seni lâyık olduğun şekilde sena edemem. Sen kendini sena ettiğin gibisin” diyerek yalvaran ubudiyet zirvesi oydu.

Onun ‘herhangi bir günü’ne baktığımızda, karşımıza, kâinata, gündelik hayata ve de insanın kendi iç dünyasına tam bir dikkat ve rikkatle bakan bir tefekkür ve ubudiyet örneği çıkıyordu karşımıza velhasıl. Burada sunulanlar ise, buna dair, bir kısım örnekler ve delillerdi yalnızca. Bunun tam delili ise, yazılan binlerce hadis külliyatında ve bir o kadar siyerde bin senedir mahfuz halde bulunuyordu. Hepsinden de önce, Kur’ân, her bir âyetiyle, Resûlullah’ın hayatını anlatıyordu bize; neyi nasıl yapıp neye nasıl baktığını ve neye nasıl inandığını anlatıyordu.

Bir keresinde, “Kim bir musibete uğrarsa, benim yokluğum sebebiyle maruz kaldığı musibeti hatırlasın. Çünkü bu, en büyük musibettir” buyurmuştu o kudsî nebi. Bunun en büyük musibet olduğunu gösteren bir vâkıa, onun yokluğunda, onun sergilediği hâl ile aramıza giren, onu bütün yönleriyle tanımamızı engelleyen manilerdi.

Yine de, büsbütün ümitsiz bir durum da yoktu ortada. Zira, geride emanet olarak bıraktığı, elçisi olduğu Hz. Kur’ân aramızdaydı lillahilhamd. Gereğince okumuyor, lâyıkınca amel edemiyor da olsak, aramızdaydı gene. Onun hayatından hatıraları bugünlere taşıyan hadis ve siyer ciltleri, bakışımızın darlığı ve odaklanma biçimimizin noksanlığı yüzünden kendilerinden gereğince istifade edemesek bile, erişilebilir haldeydi yine.

Ve, onun gibi, biz de içindeydik kâinatın. Biraz dikkat ve gayret, onun bize hatıra bıraktığı kâinat karşısında, o Fahr-i Kâinat aleyhisselamın sergilediği tefekkür ve tezekkür iklimine götürebilirdi yine... Yıldızlı gece, mehtaplı akşam, çatlamış toprak, yağmur damlası, gözüyaşlı bir hayvancağız, rüzgârda uçuşan bir tüy, demirciler çarşısı, attar dükkanı, dökülen yapraklar, yüzdeki ben, portakal, reyhan, ebucehil karpuzu, bulut, kuşuyla oynayan bir çocuk.. kısacası gördüğümüz her ne varsa, onun örnekliğinde bizim için bir tefekkür ve ibret konusu olduğu gibi, bize onu hatırlatan bir hatıraya da dönüşerek, onun aramızda yokluğundan hasıl olan hüznümüzü de biraz olsun hafifletebilirdi.

Tıpkı, bana onu bu şekilde hatırlatan Mucizat-ı Ahmediye müellifi Bediüzzaman için olduğu gibi...

Kimbilir, bu yolda yürümek için, içtenlikle isteyerek, dergah-ı ilâhîye ‘özel’ bir dua bırakmamız yetiyordu belki de. Onun öğrettiği bir dua, sözgelimi. Onun sıkça dediği gibi, “Ey kalbleri çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl” mı demeliydik peki? Yoksa, yine onun dediği üzere, şöyle de denilebilir miydi:

“Allahım! Senden, Seni sevmeyi, Seni sevenleri sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıracak amelleri sevmeyi dilerim. Allahım! Senin sevgini bana canımdan, ailemden ve soğuk sudan daha ileri kıl!”

January 20

zulm ve ates ikilemi... tek bir denklemin icerisinde, her ikisi de!!!!

 

                               Öldürmenin politikası

                                              Metin Karabaşoğlu

ARSIZ BİR saldırganlığın televizyon kameraları, bilgisayar ekranları, gazete sayfaları arasından süzülüp karabasan gibi üzerimize çöktüğü üç hafta boyu, garip bir kilitlenme yaşadı parmaklarım.

Filistin’de olup bitenleri bir ‘naklen yayın izleyicisi’ olarak seyretmedim gerçi; zulme seyirci olmayı, Gazze’deki bombalama ve öldürme sahnelerini izlemeyi bir tür ‘suç ortaklığı’ gibi gördüğü için yüreğim, mümkün mertebe, gözümü bu sahnelerden kaçırdım.

Ama öylesine pişkin, öylesine arsız bir saldırganlık var idi ki karşı yakada, siz gözünüzü istediğiniz kadar saklayın gözünüzün içine sokarcasına öyle cür’etle irtikap ediyordu ki zulmünü, günlerce televizyon izlemeseniz, interneti takip etmeseniz, tek bir gazete almasanız bile olup biteni öğrenebiliyordunuz.

Böylesi zamanlarda, benim kalemim kilitlenir. Bir kararsızlığın, korkaklığın, tedirginliğin veya safını seçememenin yol açtığı bir kilitlenme değildir bu.

Böylesi zamanlarda, başka nice hesabın sözümona acı çeken insanlar üzerinden masaya sürülüyor olduğunu görmenin ruhumda uyandırdığı istikrahtandır daha ziyade.

Acıyı yazmak bana acı verir. Acıyı yazarak adını parlatmaktan ise iğrenirim. Acıyı konuşmaktan, acıyı konuşurken kendi siyasî/sosyal/fikrî/hissî hesaplarını yeniden gözden geçirmekten ise lügatimde tarifine yer vermeyecek derecede iğrenirim.

Gelin görün ki, sadece bunlar olmadı Filistin’de, o küçücük Gazze şeridinde bir büyük acı yaşanırken; ama bunlar da oldu.

Gazze için yazılanların ne kadarında acı gerçek, ne kadarı rol gereğiydi? Gazze için yapılan gösterilerin kaçta kaçında, Gazze’de akan kanın durması ve zulmün giderilmesi ‘araç’ değil, ‘amaç’tı?

Benim yaralı yüreğim, en çok, avâm mü’minlerin yüreğindeki acının ve dilindeki enînin içtenliğine kaniydi; ama yazılanlar, çizilenler, konuşulanlar, gösteriler arasında içtenliği aynı yoğunlukta hissedemediğim için, yakın dostlarım bilir, kaç gün kaç hafta önce yazmaya niyetlendiğim halde bir türlü yazamadım.

Bugün de birşey yazıyor değilim gerçi. Niye yazamadığımı yazıyorum.

Ben, Gazze’de yaşanan bunca acıdan sonra, Gazze adına umutluyum; İsrail için ise bunun bir devrin sonunu getireceğini tahmin ediyorum. Peygamberler tarihinin gösterdiği üzere, mazlumun daire-i esbabda yapabileceği hiçbir şey, sığınabileceği hiçbir merci kalmadığı anda ettiği duadan ve sığındığı adresten korkulur!

Her biri bir âlem kadar değerli binikiyüz insanın hayatına kasteden, binlerce insanı da vücudunda bir zulüm iziyle yaşamaya mecbur eden ve Gazzeli milyonun üstünde insanla beraber yeryüzünde milyarı aşkın mü’minin ve milyarlarca merhametli insanın ruhunda darp izi bırakan Gazze saldırısı hengâmında, sözümona ‘büyük siyaset’ler içinde âlemler Rabbinin katında birer âlem olarak kabul görecek kadar değerli her bir insan hayatının aşağılanması yaraladı en çok benim yüreğimi...

Hayatın değil ölümün yüceltildiği, yaşatmanın değil öldürmenin siyasetinin yürütüldüğü bir dünyanın tanığı olmaktan utanç duydum.

Kim haklı, kim haksız; İsrail niye öyle yaptı, Hamas başka ne yapabilirdi, inanın bunlara ilişkin kafa yormaya asla girişemeyecek kadar yürek yorgunuyum.

Çünkü böylesi akıl yürütmelerin, derin analizlerin, stratejik yorumların hiçbiri, Gazze’de binikiyüz canın haksız yere, acımasızca, arsızca heder edildiği; insanın ve hayatın hiçe sayıldığı gerçeğinin yanında, anlamını yitiriyor.

Ölümün değil hayatın, öldürmenin değil yaşatmanın asıl olduğu; öldürmenin de, öldürülmenin de yüceltilmediği bir dünyada yaşamak istiyorum.

Filistin’de insanlar var; bunu herkes bilsin istiyorum.

Filistin’den ölüm haberleri değil, hayat haberleri duymak istiyorum.

Ve biliyorum ki, Filistin artık asla Filistin değildir. Filistinli çocukları yaşatamadığımız sürece insanlık ölecek; Filistinli çocuklar huzur içinde gülemediği sürece insanlığın yüzü gülemeyecektir...

January 11

Allah cc Bilendir! Allah Knows by Zain Bhikha & Dawud Wharnsby Ali


  

When you feel all alone in this world

And there’s nobody to count your tears

Just remember no matter where you are

Allah knows

Allah knows

 

When you’re carrying a monster load

And you wonder how far you can go

With every step on that road that you take

Allah knows

Allah knows

 

No matter what inside or out

There’s one thing of which there’s no doubt

Allah knows

Allah knows

 

And whatever lies in the heavens and the earths

Every star in this whole universe

Allah knows

Allah knows

 

When you find that special someone

Feel your whole life has barely begun

You can walk on the moon, shout it to everyone

Allah knows

Allah knows

 

When you gaze with love in your eyes

Catch a glimpse of Paradise

And you see your child take a first breath of life

Allah knows

Allah knows

 

No matter what inside or out

There’s one thing of which there’s no doubt

Allah knows

Allah knows

 

And whatever lies in the heavens and the earths

Every star in this whole universe

Allah knows

Allah knows

 

When you lose someone close to your heart

See your whole life fall apart

And you try to go on but it seems so hard

Allah knows

Allah knows

 

See we all have a path to choose

Through the valleys and hills we go

Through the ups and the downs

Never fret never frown

 

Allah knows

Allah knows

 

No matter what inside or out

There’s one thing of which there’s no doubt

Allah knows

Allah knows

 

And whatever lies in the heavens and the earth

Every star in this whole universe

Allah knows

Allah knows

 

Every grain of sand

In every desert land

He knows

Every shade of palm

Every closed hand

He knows

Every smirk and tear

On every eye lash

He knows

Every thought I have

Every word I share

He knows

Allah knows

 

Zain Bhikha & Dawud Wharnsby Ali

January 04

unutulacaksın ve hatta unutuldugun bile unutulacak....

 
Vakit akşam, gün ölmek üzere
Güneş ışıklarını topluyor eşyanın üzerinden
Kızılcakıyameti kopuyor dünyanın
Kara kefenini giyiniyor gün
Günün rengi soluyor
Eşyanın cezvesi yitiveriyor
Hatırla ki, seninde akşamın olacak bir gün
Ömrünün ışıkları solacak
Hayatının perdesi çekilecek
Seninde kıyametin kopacak
Dudaklarında donacak gülüşün güneşi
Zaman uçurumun olacak
Gelen günün güneşi sana doğmayacak
Unutulacaksın ve hatta
Unutulduğun bile unutulacak
İsmin anılmayacak orda burada
Kimse yolunu gözlemeyecek
Üzerinden bütün ışıklar çekilecek ve
Senin de akşamın olacak
Şimdi akşam
Gün akşamdır unutma
Ölmeden önce bil öleceğini ki yaşatıldığını fark edesin
Herkesin senden uzak duracağı ölüm anını hatırla ki
Sende şimdi herkesten ve her şeyden uzaklaşıp Rabbine yanaşasın
Seni, sen yokken de bilen Rabbin
Sen öldükten sonrada bilecek elbet
Herkesin unuttuğu yerde seni bir O hatırlayacak
Ömrünün gecesinde, güneşi sana yalnız O getirecek
Hatırını yalnız O bilecek
Şimdi akşam sende Onu an
Şimdi sende Onun hatırına var secdeye
Şimdi akşam ve şimdi akşam namazı vakti
 
Senai Demirci

January 02

Ey Sevgili... Sözlerin Var İçimde...

 
 
 
 Seninle ölüm gibi sokuldum sessizliğe
Baş ucunda bekledim yandım söndüm gizlice
Uzak yakın önemsiz, sözlerin var içimde
Geceleri susmuyor, Tur dağı var sesinde
 
Hele sen bir gelesen !
Canıma dost bildiğim
Üzülür gamlanırım, yanarım için için.
 
Hele sen bir gelesen !
Canıma can bildiğim
Üzülür gamlanırım, yanarım için için.
 
Eritecek dağları dualarım seninle!
Bağrıma düşen koru körükledim gizlice
Umut seyrine çıkmış arar durur gizlice
Başka bir bahar ile buluşuruz belki de
 
Hele sen bir gelesen !
Canıma dost bildiğim
Üzülür gamlanırım, yanarım için için.
 
Hele sen bir gelesen !
Canıma can bildiğim
Üzülür gamlanırım, yanarım için için.